3 Aralık 2011
Geçen yıllarda ortalığı kasıp kavuran ‘Freddie’nin Kâbusları’ serisinin, unutamadığım bir sahnesi vardır…
Korkunç
Freddie, gecenin zifirî karanlığında, yatağında mışıl mışıl uyuyan genç bir
kızın rüyasına usulca girer ve normal şartlarda kulak reseptörlerinin
algılayamayacağı düzeydeki sesleri bile çok yüksek volumlü hâle getirerek genç
kıza inanılmaz eziyetler çektirir.
Örneğin
Freddie’nin yere attığı bir toplu iğnenin, zemine temas ettiği anda çıkardığı
ses o kadar gürültü çıkarır ki kulak zarının patlayacağını zanneden genç kız,
çektiği acılara dayanamaz, yerinde duramaz, her iki kulağını birden elleriyle
kapatarak kıvranmaya başlar.
Bir
sonraki sahnede ise yüzündeki müstehzi ifadeyle yine Freddie ekranda belirir.
Elinde bir cisim taşımaktadır. Uzak çekimde, ne olduğu belli olmayan cisme,
kamera hareketiyle yaklaşıldıkça, kâse dolusu toplu iğne ekrana gelir.
Hayret!
Bu sefer Freddie, şefkat dolu gözlerle genç kıza bakmaktadır. Birkaç saniye
sonrasında Freddie’nin yüzündeki sahte ifadenin nedeni anlaşılır.
Kamera,
toplu iğnelere doğru yönelirken… Eyvah! Freddie, elindeki kâseyi, yavaşça
aşağıya doğru çevirmeye başlar, slow motion’la toplu iğnelerin teker teker
düşüşü görülür ve zavallı genç kızın yüzündeki acıklı ifadenin üstüne kocaman
harflerle ekrana ‘The End’ yazısı gelir!
Ne
kadar korkunç değil mi?
Filmi
izlerken kendimi o denli kaptırmışım ki yere düşen toplu iğnelerin çıkaracağı
sesten ürküp odadan kaçtığım gibi saatlerce içeri giremedim.
Üstelik
günlerce düşündüm durdum; ya kulaklarımız, bir toplu iğnenin dahi çıkaracağı
sese duyarlı hâle gelse, hâlimiz nice olur bizim?
Aslında
oluyor!
Gerçek
hayatta da toplu iğne misali önemsemediğimiz olaylar, gün geliyor, psikolojik
şiddet jelatinine sarılarak karşımıza dikiliveriyor.
Örneğin,
bize büyük sıkıntılar çektiren insanların adlarının yanımızda telaffuz
edilmesine katlanamadığımız dönemler yaşıyoruz, zaman zaman.
Ya
da alelade bir kelimenin hatırlattığı olay, tabiri caizse cinleri tepemize
çıkarıyor, öfke nöbetleri geçirmemize sebebiyet veriyor.
Bazen
bu durum gelip geçiyor, bazen de hiç beklenmediği kadar kalıcı olabiliyor.
Vee
ben de… Son dönemlerde… Kâbusları aratmayacak nitelikte ızdıraplar çekiyorum
‘başarı’ kelimesini duyduğum zaman.
Geceleri uyuyamayanların, duvarda asılı duran saatin
saniye başı çıkardığı ‘Tık, tık, tık!’ sesine gösterdiği obsesyonun aynısını
yaşıyorum.
Dört bir yandan ‘Başarı, başarı ve yine başarı!’ sesi kulağıma fısıldanıyor, nereye gitsem takip devam ediyor…
Dört bir yandan ‘Başarı, başarı ve yine başarı!’ sesi kulağıma fısıldanıyor, nereye gitsem takip devam ediyor…
Gazetelerde,
dergilerde başarılı insanların hikâyeleri manşetten duyurulurken nedense
sıradan insanlara dair önemli haberler, incecik sütunların arasında kaybolup
gidiyor.
Televizyon
programlarındaki yarışmacıların gözünü hırs bürümüş, hepsi de kazanmak uğruna
ruh ve beden sağlıklarını tehlikeye atıyor.
‘Okul
sınavları’ deseniz… Zaten başlı başına bir olay! Henüz oyun çağındaki çocuklara
sırtlanan yük, her sene daha da ağırlaşıyor.
Başarıperest insanlar, artık aşmışlar! Şayet beyne takılan
bir çiple, başarıya giden yolun tarifi mümkün kılınsa her ne pahasına olursa
olsun; ne kadar para tutarsa tutsun, koşa koşa gider beyinlerine üçer beşer
tane taktırırlar. Onların zihniyetinin izahında, Makyavelizm falan masum kalır.
Çok yazık! Nasıl bir toplum olduk, neden bu hâle geldik bilmiyorum.
Çok yazık! Nasıl bir toplum olduk, neden bu hâle geldik bilmiyorum.
Bilen
varsa, acilen bana yazmasını rica ediyorum.
Melda PEKCAN,

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder