18.09.2006
ÖĞRENME,
ARAŞTIRMA VE OLUMLU YENİLİKLERE MERAK
Hayat
Yolculuğundaki sancağım, “Öğrenme,
araştırma ve olumlu yeniliklere meraklı insanlar manevi ve maddi ilerleme
sağlarlar.” dır.
“Öğrenme
, olağanüstü bir mutluluktur; çünkü her öğrendiğimiz şey kendimizi yenilememizi
sağlar.” Yine okuma sevdasına dair Gibbon’ un şu kıyası çok önemlidir ve
okumayı teşvik etmektedir: “Okuma
hevesimi ,Hindistan’ın bütün hazinelerine değişmem!” Böyle bir düşünce
ilmin yâni soyut altının, elmasın değerini anlayan kimseye aittir.
En iyi öğrenme, yaparak-yaşayarak
öğrenme olduğuna göre, insanoğlunun kitaplardan veya duyarak öğrendikleri
hayatta karşılaşılan olaylarda yön gösterebilecek ipuçları veya hâl ilmine
ulaşmada araçlardır. Çünkü bir atasözünde ; “Hayat en iyi öğretmendir.” Denir. Bir başkasında, “Büyük şeyler, küçük ipuçlarıyla bilinir.”
denerek esas bilgiye nasıl ulaşıldığını gösterir. Ama cahil ve gururlu
insanlar, kendini büyük gördüğü için ‘küçük ipuçları’nı tutmaya ve izlemeye
yönelmez. Bu yüzden erdemliliğe ulaşamaz.
Kalbimizdeki ‘sır kapısı’ndan kayıp
ülkeye yapılacak yolculuğa başlamak için davet sözüm şudur: “Perdeleri ve pencereleri açın ki karanlık
dünyaya ışık ve hava dolsun!”
Öğrenmek, ışık almak için perdeyi ,
temiz hava almak için pencereyi açmaya benzer. Özlemle ve isteyerek perdeleri
ve pencereleri açan kimse,ışıktan ve temiz havadan doyasıya ve içine sindirerek
faydalanır. Bunlar güneşe yüzünü çeviren ayçiçeklerini anımsatır. Bazı
kişilerin gözleri hassas veya zayıf olduğundan, güneş ışığı bunlara dokunur. Bu
nedenle güneşe gözlerini yumarlar veya yüz çevirirler. Dinlemek istemedikleri şeye
de kulaklarını tıkarlar; sağır gibi davranırlar. Bu konuda şair Ziya Paşa’nın
şu sözü kimin kimden rahatsız olduğunu açıklamaktadır:
“Erbabı kemâli çekemez nâkıs
olanlar,
Rencide olur dide-i huffaş bi
ziyâdan!”
Yâni,
“Noksan olanlar, olgun kimseleri çekemez,
Yarasanın
gözleri ışıktan rahatsız olur!”
Hava almak, insan vücudu için istek dışı
bir hareket olduğundan , insanlar düzenli bir nefes alıp verme işlemi
yapmamakta ve akciğerlerinin tümünü kullanmamaktadır. İnsanların hayat boyu
öğrendiklerinin çoğu da düzensiz; yâni kaynakların doğruluğu birkaç güvenilir
kaynaktan araştırılmadan, dinledikleri bir radyo programı, izledikleri bir
televizyon programı, güvenilirliği şüpheli veya meçhul bir kişinin yazdığı bir
kitaptan okudukları veya varsayımlar, rastladıkları bir sohbetten duydukları
bilgi veya dedikodu haberleri gibi bilgilerle hafıza rastgele dolmaktadır.
Zamanla insanda kendi öğrendiği kaynak kesin doğruymuş gibi bir duygu oluşuyor
ve bir de önyargı varsa başkalarına yanlış veya şüpheli bakarak
tartışıyor…Dünyadaki dürüst, iyi insanlar ve kurumlar kadar yalan ve kötülerin de olduğunu hesaba katarsanız çoğu zaman hep öğrenilenlerin
“% 50 doğru veya yanlış olabilirliği”, düşüncesiyle yaşar hâle geliyorsunuz. Dünyadaki
bir çok ülke, kurum veya kişi kendi politikalarına göre haberler veya bilgiler
üreterek doğru diye yayınlıyorlar. Tarihteki gerçek diye bildirilen birkaç
önemli olayın perde arkasını ve aslını keşfettiğinizde bu tespite olan
inancınız artacak. Kesin kanıtlar ölçü olmalı ,eğer yoksa altıncı hissiniz ve
inancınızla baş başa kalacaksınız.
Eğer öğrenme isteksiz ve zorla olursa; insan kendi dünyası
dışındaki varlığı merak etmez, algılamaya çalışmaz veya şüphe ile bakarak perdeyi ve pencereyi
kısmen açmaktadır. Baskı altında
dinlenenler
eve gelen istenmeyen misafir gibidir. Ev sahibi bir an önce davetsiz misafirin
kalmamasını ,gitmesini ister. Böyle olunca da elde edilebilecek ışık, hava veya
soyut olarak bilgi zihnine az girmektedir veya dolaşıp çıkmaktadır. Başka bir
örnek verelim; gerçeğin bilgisi bal yapmaya gelen bal arısıysa, insanın
takındığı gözlüğün ayarı bozuk olursa veya önyargılar nedeniyle onu sinek
olarak görür.
Öte yandan, her duyulana da inanılmaz
tabii ki! Zararlı veya istenmeyen bilgi de, tozlu bir havaya, dolu savuran bir
rüzgara, yakıcı veya dondurucu bir havaya benzetilirse insan uzaktan bunu fark
ederek veya tecrübesine dayanarak, istenmeyen maddeyi pencereleri kapatarak korunabilir.
Bazen de tam korunamamakla beraber
etkisini azaltabilir.
Bazen
de şöyle olur: Yarasalar nasıl ki ışıktan rahatsız olursa, cehalet karanlığında
yaşayan kişiye de değerli ve önemli bilgiler, onun karanlık dünyasını birden
aydınlatıp yakacağından bir sarsıntı ve ürperti meydana gelir.
Bazı
yiyeceklerin bazı insanlara dokunup allerji yaptığı gibi, her bilgiyi veya
gerçeği her insan anlayamaz. Mevlana’nın şu sözü bu gerçeği yansıtır: “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin
karşındakinin anlayabildiği kadardır.”
Cehalet-gurur-cimrilik vb. gibi kötü
huylar birbirleriyle ikiz kardeşler gibi olduğundan, cimri zengin nasıl ki
fakirlere malının bir kısmını yardım, zekat olarak vermezse, yarı bilgili
gururlu ve bencil kişi de insanların faydalanabileceği bilgi ve tecrübeyi
paylaşmaz! Yarım bilgili ve yetenekli insanlara, mutlak doğruları ve gerçekleri
kabul ettirmek daha zordur! Çünkü onların
çoğu , sahip oldukları yanlış bile olsa yeterli ve doğru görürler ve bir de
öğrenme ve araştırmaya açık değilse sürekli tartışırlar…Kendi bilgileri veya
edindiği kaynakların doğru olduğunu iddia etmeye meyillidirler. Bu konuda
kanıtların çokluğu veya daha doğruluğu gibi karşı tarafın delilleri onları ikna
etmeye yetmez. Bu konuda Glein adlı düşünür, “Yarı aydınlar, bilgisizlerden daha tehlikelidirler!” demiştir.
Bilgi, mânâ âleminde hazineye
benzetildiğinden, Hz. Muhammed (a.s.), “Faydalanılmayan
bilgi, harcanmayan, hiç kimseye hayrı dokunmayan hazineye benzer.” Buyurmuştur.
Yani zenginlerin nasıl ki malın bir kısmını zekat olarak vermeleri gerekiyorsa,
sahip olunan ilmi de insanlığın faydasına sunmak gerekiyor. Fakat bugün zalim
ve emperyalist ülkeler maalesef önemli bilgileri veya buluşları, diğerlerinden
saklamaktadırlar! Aynı mal zengini olduklarında güçlü egemen olacakları gibi
bilgi ve sırlar sahibi olduklarında da dünyaya egemen olma duyguları hakimdir. Bazı
kurumların uluslararası yoğun
çalışmaları ve rekabet etmeleri de dünyanın hâkimi olma fikirlerinden kaynaklanmaktadır.
1947’de Amerika Birleşik Devletleri’nin New Mexico eyaletine düşen bir uzay
aracı ve içinden çıkan başka dünyalıların onlarca yıl saklandıktan sonra
1990’lı yıllardan sonra dünya kamuoyuna
açıklanması gibi olaylar bu konuya örnektir.
Dünyada ilginç olayları
öğrenip hayret etmeye en güzel örnek “Rekorlar
Kitabı”ndaki olaylardır. Bu öğrenciler ve gençler başta olmak üzere
yaşadığı köy-kasabadan başka bir dünyaya şahit olmamış insanlar için iyi bir
kaynaktır. Hatta herkes için şaşırtıcı olaylar ve inanılması güç normal ötesi
rekorları sunduğundan insanın bakış ufkunu genişletmektedir. “Televizyonda bir
çok şeyi seyrediyorlar.” denebilir fakat televizyon filmleri genelde belli
başlı birkaç konuda olur ve birbirine benzerler. Ayrıca farklı ortamlarda
çeşitli olaylar yaşamayıp sadece televizyon seyreden kimseler olayları resim olarak
algılıyorlar; gerçek bir mehtaplı gecenin, çölde bir kum fırtınasının
veya karanlıkta ürpertici bir korku macerasının duygularını
yaşamıyorlar. Bir dağa çıkmak, deniz dibine dalmak, vahşi bir ormanda macera
gibi müthiş hisler seyretmekle hissedilemez! Bu yüzden hâl ilmine sahip olma
bambaşka bir şey!
Bu arada ünlü bilgin ve
mutasavvıf Ahmed Hulusi Hoca da, “İnsanı
gerçeği görmekten alıkoyan en büyük engel önyargılı yaklaşımıdır.”
Diyerek, Einstein gibi bir çok bilim adamının da dile getirdiği bu kötü huyun
ne kadar büyük etkisi olduğuna dikkat çeker! Bir Kızılderili duasında da “Tanrım, başkaları hakkında hüküm vermeden
önce beni onun pabuçları içinde 40 gün yürüt!” denerek peşin hükmün
yanlışlığına işaret edilmiştir!
Şimdi de tarihte âlimlerin
cehalet konusundaki tespitlerine değinmek uygun olur: B.Disraeli, “Cahil soru sormaz.” Demiş. Gerçekten de
yaşadığımız hayatta; öğrencilerde olsun yetişkinler içinde olsun bazı şeyleri
merak edip soru soran yok denecek kadar az! Sanki soru sorunca vücudun veya
ruhun bir parçası eksilecek, itibarı düşecekmiş gibi mi hissediyorlar ne!
Eğlence ve tutkular insanları esir almış, genelde bu yaygın tutkulara
bulaşmamış yok gibi! Bunlar: Televizyon ve sinema alışkanlığı, müzik, moda
rüzgarı, internette flört ve sohbet işleri, gerektiğinden fazla oynanan cep
telefonları, küçük-büyük herkese yönelik şans oyunları gibi meşguliyetler…
Bunlardan önemli ve faydalı konulara sıra gelmiyor… “İlmin yarısı merak, yarısı araştırmadır (çalışma bu alana girer)” .
Öyleyse gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde bu merak ve çalışma özelliği
olmadığından bir çok alanda yetersizler. İmamı Şafii Hazretleri, “Hayatta hangi cahille konuştuysam
yenildim!” diyerek bu konudaki ıstırabını dile getirmiştir. Değerli Fransız
düşünürü Montaigne de cehalet ile kibir arasındaki bağlantıya dikkat çekmiştir:
“İnsanlar, başaklara benzerler. İçleri
boşken başları havadadır. Doldukça eğilirler.”
Yine belli bir düzeyde bilgiye
sahip kişilerin çoğu zaman diğerlerini dinlemeyip veya karşıdakinin sözünü
yarıda kesme kötü alışkanlığına dair İmam Ebu Hanife’nin şu sözü herkese ışık
tutsun. Ebu Hanife (K.s)’ye bu kadar ilmi nasıl elde ettiği sorulmuş. O da cevaben:
“Bin kez dinlediğim bir konuyu hiç
dinlememiş gibi yine dinlerim.” diye açıklamıştır. Zaten insanı aldatan şeylerin başında alışkanlık yanılgısı gelir. Hadi,
99 tane parçasını bildiğiniz bir bütünün arasında bilmediğiniz veya fark
edemediğiniz yüzüncü bilinmeyen parça varsa!?
Edison’a “Deha nedir?” diye sorduklarında;
“Deha, % 1 ilham, % 99 çalışmadır!” demiş. İyi bir öğrenme için gerekli
şartlardan ve başarıya, gelişmeye götüren en önemli iki araç; merak ve
çalışmadır.
İnsan eğitmenin önemine dair şu güzel Çin özdeyişiyle
konuyu noktalamak istiyorum:
“Bir yıl sonrasını düşünüyorsan buğday ek,
On yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik,
Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan
yetiştir.” (Kuan
Tzu)
Memduh
ÖZCAN; Öğretmen Yazar

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder