6 Kasım 2016 Pazar

03_ÖĞRENME, ARAŞTIRMA VE OLUMLU YENİLİKLERE MERAK; 18.09.2006



18.09.2006
ÖĞRENME, ARAŞTIRMA VE OLUMLU YENİLİKLERE MERAK
Hayat Yolculuğundaki sancağım, “Öğrenme, araştırma ve olumlu yeniliklere meraklı insanlar manevi ve maddi ilerleme sağlarlar.” dır.
        “Öğrenme , olağanüstü bir mutluluktur; çünkü her öğrendiğimiz şey kendimizi yenilememizi sağlar.” Yine okuma sevdasına dair Gibbon’ un şu kıyası çok önemlidir ve okumayı teşvik etmektedir: “Okuma hevesimi ,Hindistan’ın bütün hazinelerine değişmem!” Böyle bir düşünce ilmin yâni soyut altının, elmasın değerini anlayan kimseye aittir.
        En iyi öğrenme, yaparak-yaşayarak öğrenme olduğuna göre, insanoğlunun kitaplardan veya duyarak öğrendikleri hayatta karşılaşılan olaylarda yön gösterebilecek ipuçları veya hâl ilmine ulaşmada araçlardır. Çünkü bir atasözünde ; “Hayat en iyi öğretmendir.” Denir. Bir başkasında, “Büyük şeyler, küçük ipuçlarıyla bilinir.” denerek esas bilgiye nasıl ulaşıldığını gösterir. Ama cahil ve gururlu insanlar, kendini büyük gördüğü için ‘küçük ipuçları’nı tutmaya ve izlemeye yönelmez. Bu yüzden erdemliliğe ulaşamaz.
        Kalbimizdeki ‘sır kapısı’ndan kayıp ülkeye yapılacak yolculuğa başlamak için davet sözüm şudur: “Perdeleri ve pencereleri açın ki karanlık dünyaya ışık ve hava dolsun!”
         Öğrenmek, ışık almak için perdeyi , temiz hava almak için pencereyi açmaya benzer. Özlemle ve isteyerek perdeleri ve pencereleri açan kimse,ışıktan ve temiz havadan doyasıya ve içine sindirerek faydalanır. Bunlar güneşe yüzünü çeviren ayçiçeklerini anımsatır. Bazı kişilerin gözleri hassas veya zayıf olduğundan, güneş ışığı bunlara dokunur. Bu nedenle güneşe gözlerini yumarlar veya yüz çevirirler. Dinlemek istemedikleri şeye de kulaklarını tıkarlar; sağır gibi davranırlar. Bu konuda şair Ziya Paşa’nın şu sözü kimin kimden rahatsız olduğunu açıklamaktadır:
“Erbabı kemâli çekemez nâkıs olanlar,
Rencide olur dide-i huffaş bi ziyâdan!”
Yâni, “Noksan olanlar, olgun kimseleri çekemez,
Yarasanın gözleri ışıktan rahatsız olur!”
        Hava almak, insan vücudu için istek dışı bir hareket olduğundan , insanlar düzenli bir nefes alıp verme işlemi yapmamakta ve akciğerlerinin tümünü kullanmamaktadır. İnsanların hayat boyu öğrendiklerinin çoğu da düzensiz; yâni kaynakların doğruluğu birkaç güvenilir kaynaktan araştırılmadan, dinledikleri bir radyo programı, izledikleri bir televizyon programı, güvenilirliği şüpheli veya meçhul bir kişinin yazdığı bir kitaptan okudukları veya varsayımlar, rastladıkları bir sohbetten duydukları bilgi veya dedikodu haberleri gibi bilgilerle hafıza rastgele dolmaktadır. Zamanla insanda kendi öğrendiği kaynak kesin doğruymuş gibi bir duygu oluşuyor ve bir de önyargı varsa başkalarına yanlış veya şüpheli bakarak tartışıyor…Dünyadaki dürüst, iyi insanlar ve kurumlar kadar yalan ve kötülerin  de olduğunu hesaba katarsanız çoğu zaman hep öğrenilenlerin “% 50 doğru veya yanlış olabilirliği”, düşüncesiyle yaşar hâle geliyorsunuz. Dünyadaki bir çok ülke, kurum veya kişi kendi politikalarına göre haberler veya bilgiler üreterek doğru diye yayınlıyorlar. Tarihteki gerçek diye bildirilen birkaç önemli olayın perde arkasını ve aslını keşfettiğinizde bu tespite olan inancınız artacak. Kesin kanıtlar ölçü olmalı ,eğer yoksa altıncı hissiniz ve inancınızla baş başa kalacaksınız.
        Eğer öğrenme  isteksiz ve zorla olursa; insan kendi dünyası dışındaki varlığı merak etmez, algılamaya çalışmaz  veya şüphe ile bakarak perdeyi ve pencereyi kısmen açmaktadır. Baskı altında
dinlenenler eve gelen istenmeyen misafir gibidir. Ev sahibi bir an önce davetsiz misafirin kalmamasını ,gitmesini ister. Böyle olunca da elde edilebilecek ışık, hava veya soyut olarak bilgi zihnine az girmektedir veya dolaşıp çıkmaktadır. Başka bir örnek verelim; gerçeğin bilgisi bal yapmaya gelen bal arısıysa, insanın takındığı gözlüğün ayarı bozuk olursa veya önyargılar nedeniyle onu sinek olarak görür.
        Öte yandan, her duyulana da inanılmaz tabii ki! Zararlı veya istenmeyen bilgi de, tozlu bir havaya, dolu savuran bir rüzgara, yakıcı veya dondurucu bir havaya benzetilirse insan uzaktan bunu fark ederek veya tecrübesine dayanarak, istenmeyen maddeyi pencereleri kapatarak korunabilir. Bazen de tam korunamamakla beraber  etkisini azaltabilir.
        Bazen de şöyle olur: Yarasalar nasıl ki ışıktan rahatsız olursa, cehalet karanlığında yaşayan kişiye de değerli ve önemli bilgiler, onun karanlık dünyasını birden aydınlatıp yakacağından bir sarsıntı ve ürperti meydana gelir.
Bazı yiyeceklerin bazı insanlara dokunup allerji yaptığı gibi, her bilgiyi veya gerçeği her insan anlayamaz. Mevlana’nın şu sözü bu gerçeği yansıtır: “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.”
        Cehalet-gurur-cimrilik vb. gibi kötü huylar birbirleriyle ikiz kardeşler gibi olduğundan, cimri zengin nasıl ki fakirlere malının bir kısmını yardım, zekat olarak vermezse, yarı bilgili gururlu ve bencil kişi de insanların faydalanabileceği bilgi ve tecrübeyi paylaşmaz! Yarım bilgili ve yetenekli insanlara, mutlak doğruları ve gerçekleri kabul ettirmek daha zordur!  Çünkü onların çoğu , sahip oldukları yanlış bile olsa yeterli ve doğru görürler ve bir de öğrenme ve araştırmaya açık değilse sürekli tartışırlar…Kendi bilgileri veya edindiği kaynakların doğru olduğunu iddia etmeye meyillidirler. Bu konuda kanıtların çokluğu veya daha doğruluğu gibi karşı tarafın delilleri onları ikna etmeye yetmez. Bu konuda Glein adlı düşünür, “Yarı aydınlar, bilgisizlerden daha tehlikelidirler!” demiştir.
        Bilgi, mânâ âleminde hazineye benzetildiğinden, Hz. Muhammed (a.s.), “Faydalanılmayan bilgi, harcanmayan, hiç kimseye hayrı dokunmayan hazineye benzer.” Buyurmuştur. Yani zenginlerin nasıl ki malın bir kısmını zekat olarak vermeleri gerekiyorsa, sahip olunan ilmi de insanlığın faydasına sunmak gerekiyor. Fakat bugün zalim ve emperyalist ülkeler maalesef önemli bilgileri veya buluşları, diğerlerinden saklamaktadırlar! Aynı mal zengini olduklarında güçlü egemen olacakları gibi bilgi ve sırlar sahibi olduklarında da dünyaya egemen olma duyguları hakimdir. Bazı kurumların  uluslararası yoğun çalışmaları ve rekabet etmeleri de dünyanın hâkimi olma fikirlerinden kaynaklanmaktadır. 1947’de Amerika Birleşik Devletleri’nin New Mexico eyaletine düşen bir uzay aracı ve içinden çıkan başka dünyalıların onlarca yıl saklandıktan sonra 1990’lı yıllardan sonra  dünya kamuoyuna açıklanması gibi olaylar bu konuya örnektir.
            Dünyada ilginç olayları öğrenip hayret etmeye en güzel örnek “Rekorlar Kitabı”ndaki olaylardır. Bu öğrenciler ve gençler başta olmak üzere yaşadığı köy-kasabadan başka bir dünyaya şahit olmamış insanlar için iyi bir kaynaktır. Hatta herkes için şaşırtıcı olaylar ve inanılması güç normal ötesi rekorları sunduğundan insanın bakış ufkunu genişletmektedir. “Televizyonda bir çok şeyi seyrediyorlar.” denebilir fakat televizyon filmleri genelde belli başlı birkaç konuda olur ve birbirine benzerler. Ayrıca farklı ortamlarda çeşitli olaylar yaşamayıp sadece televizyon seyreden kimseler olayları resim olarak algılıyorlar; gerçek bir mehtaplı gecenin, çölde bir kum fırtınasının 
veya karanlıkta ürpertici bir korku macerasının duygularını yaşamıyorlar. Bir dağa çıkmak, deniz dibine dalmak, vahşi bir ormanda macera gibi müthiş hisler seyretmekle hissedilemez! Bu yüzden hâl ilmine sahip olma bambaşka bir şey!
        Bu arada ünlü bilgin ve mutasavvıf Ahmed Hulusi Hoca da, İnsanı gerçeği görmekten alıkoyan en büyük engel önyargılı yaklaşımıdır.” Diyerek, Einstein gibi bir çok bilim adamının da dile getirdiği bu kötü huyun ne kadar büyük etkisi olduğuna dikkat çeker! Bir Kızılderili duasında da “Tanrım, başkaları hakkında hüküm vermeden önce beni onun pabuçları içinde 40 gün yürüt!” denerek peşin hükmün yanlışlığına işaret edilmiştir!
        Şimdi de tarihte âlimlerin cehalet konusundaki tespitlerine değinmek uygun olur: B.Disraeli, “Cahil soru sormaz.” Demiş. Gerçekten de yaşadığımız hayatta; öğrencilerde olsun yetişkinler içinde olsun bazı şeyleri merak edip soru soran yok denecek kadar az! Sanki soru sorunca vücudun veya ruhun bir parçası eksilecek, itibarı düşecekmiş gibi mi hissediyorlar ne! Eğlence ve tutkular insanları esir almış, genelde bu yaygın tutkulara bulaşmamış yok gibi! Bunlar: Televizyon ve sinema alışkanlığı, müzik, moda rüzgarı, internette flört ve sohbet işleri, gerektiğinden fazla oynanan cep telefonları, küçük-büyük herkese yönelik şans oyunları gibi meşguliyetler… Bunlardan önemli ve faydalı konulara sıra gelmiyor… “İlmin yarısı merak, yarısı araştırmadır (çalışma bu alana girer)” . Öyleyse gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde bu merak ve çalışma özelliği olmadığından bir çok alanda yetersizler. İmamı Şafii Hazretleri, “Hayatta hangi cahille konuştuysam yenildim!” diyerek bu konudaki ıstırabını dile getirmiştir. Değerli Fransız düşünürü Montaigne de cehalet ile kibir arasındaki bağlantıya dikkat çekmiştir: “İnsanlar, başaklara benzerler. İçleri boşken başları havadadır. Doldukça eğilirler.”
         Yine belli bir düzeyde bilgiye sahip kişilerin çoğu zaman diğerlerini dinlemeyip veya karşıdakinin sözünü yarıda kesme kötü alışkanlığına dair İmam Ebu Hanife’nin şu sözü herkese ışık tutsun. Ebu Hanife (K.s)’ye bu kadar ilmi nasıl elde ettiği sorulmuş. O da cevaben: “Bin kez dinlediğim bir konuyu hiç dinlememiş gibi yine dinlerim.” diye açıklamıştır. Zaten insanı aldatan şeylerin başında alışkanlık yanılgısı gelir. Hadi, 99 tane parçasını bildiğiniz bir bütünün arasında bilmediğiniz veya fark edemediğiniz yüzüncü bilinmeyen parça varsa!?
        Edison’a “Deha nedir?” diye sorduklarında;
        “Deha, % 1 ilham, % 99 çalışmadır!” demiş. İyi bir öğrenme için gerekli şartlardan ve başarıya, gelişmeye götüren en önemli iki araç; merak ve çalışmadır.
İnsan eğitmenin önemine dair şu güzel Çin özdeyişiyle konuyu noktalamak istiyorum:
        “Bir yıl sonrasını düşünüyorsan buğday ek,
         On yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik,
         Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir.”        (Kuan Tzu)


                                               Memduh ÖZCAN;  Öğretmen Yazar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder